"Ceza içinde ceza": LGBTİ+ mahpuslar
Veri gizliliği ve mekansal dışlanmaya rağmen hapishanelerdeki LGBTİ+ mahpuslar, hakları için ses çıkarmaya devam ediyor.
“Cinsel kimliğim nedeniyle iki yıldır beni hep tek kişilik bir odada rehineler gibi tutuyorlar. Güvenlik sağlıyoruz diye tecrit ediyorlar.”1

Onur Ayı, dünyada görünürlük ve hak talepleriyle gündeme gelirken, hapishanedeki LGBTİ+’ların yaşadığı deneyimler, kurumsal yapının getirdiği sınırlandırmalar ve yapısal sorunlar nedeniyle çoğunlukla kamuoyunun uzağında kalıyor. Hapishanelerin mimari tasarımı, mekansal paylaşımı ve kurumsal işleyişi; sağlıklı, yetişkin, cis-heteroseksüel erkek bireyler referans alınarak kurgulanmıştır. Bu durum LGBTİ+ mahpusların hem özgürlüklerinden mahrum kalmalarına hem de kimlikleri nedeniyle çifte hak gaspıyla karşılaşmalarına zemin hazırlıyor.
Veri eksikliği ve görünmezlik
Hapishanelerdeki LGBTİ+ mahpusların durumuna dair en büyük yapısal sorunlardan biri, şeffaf ve güncel verilerin bulunmaması olarak öne çıkıyor. Adalet Bakanlığı ile Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü (CTE), sivil toplum kuruluşlarının bilgi edinme başvurularına çoğunlukla “kamuoyunu ilgilendirmediği” veya “özel bir çalışma gerektirdiği” gerekçesiyle olumsuz yanıt veriyor.
İstatistiki verilerin bu şekilde saklı tutulması, alanda yaşanan hak ihlallerinin boyutunun tam olarak saptanmasını ve mahpusların ihtiyaçlarına yönelik etkin, kapsayıcı politikaların geliştirilmesini doğrudan engelliyor. Ulusal mevzuatta LGBTİ+ mahpuslara yönelik özel düzenlemelerin bulunmaması ise uygulamaların bütünüyle idari personelin inisiyatifine ve keyfiyetine bırakılmasına neden oluyor.
Güvenlik gerekçeli tecrit
Türkiye’de LGBTİ+’ların toplumsal alanda eşit yurttaş olarak görülmemesi ve sistematik bir güvencesizliğe itilmesi, ceza infaz sisteminde çok daha ağır bir hak gaspına dönüşüyor. Dışarıda var olan ayrımcılık ve görünmezlik politikası, hapishane duvarları ardında mahpusları iki kat bir tecrit ve yalıtılmışlıkla yüz yüze bırakıyor.
Hapishane idareleri, LGBTİ+’ları diğer mahpuslardan gelebilecek olası risklerden “korumak” amacıyla sıklıkla tek kişilik hücrelerde tutma yoluna gidiyor. Ancak “güvenlik” gerekçesiyle uygulanan bu yöntem, pratikte mahpusların kendi talepleri dışında gelişen fiili bir tecride ve cezalandırmaya dönüşüyor. Mahpuslar bu koruma mekanizması yüzünden sosyal etkinliklere ve atölye çalışmalarına katılamıyor, görüntülü görüşme gibi en temel iletişim haklarından mahrum bırakılıyor ve sosyal çevreden tamamen izole edilerek bir trans mahpusun ifadesiyle “ceza içinde ceza” yatıyor.2
Hak örgütleri, mahpusların güvenliğinin onları sosyal yaşamdan, hak ve hizmetlerden tamamen koparmadan sağlanması gerektiğini vurguluyor. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli yapısal ayrımcılığa karşı yasal güvencelerin bulunmaması ise hapishanelerdeki keyfi uygulamaların önünü açıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de X/Türkiye kararında eşcinsel bir mahpusun “koruma” gerekçesiyle aylarca tek başına tutulmasını ayrımcılık yasağı ve kötü muamele yasağı kapsamında değerlendirdi. Buna rağmen benzer tecrit pratiklerinin farklı hapishanelerde sürdüğü aktarılıyor.
Devletin, mahpusların cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerinden bağımsız olarak insan onuruna uygun infaz koşullarını sağlama yükümlülüğü anayasal bir sorumluluktur. Bir mahpusun aktardığı şu sözler, hapishanelerin yapısal çelişkisini net bir şekilde özetliyor: “Güvenlik sağlıyoruz diye tecrit ediyorlar.”3
Ekonomik haklar ve kurumsal ihtiyaçlar
LGBTİ+ mahpusların karşılaştığı bir diğer önemli bariyer ise ekonomik alanda kendini gösteriyor. Yine güvenlik gerekçeleri öne sürülerek iş atölyelerine kabul edilmeyen LGBTİ+ mahpusların açık hapishanelere ayrılma hakları da böylece kısıtlanmış oluyor. Çoğu zaman vasisi ya da ziyaretçisi bulunmayan LGBTİ+ mahpuslar, kantinden su ve temizlik malzemesi gibi en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayabilecek maddi gelirden yoksun kalıyor ve derin bir yoksulluk sarmalına itiliyor.
Bunun yanı sıra, trans mahpusların spesifik kişisel bakım ve giyim ihtiyaçları hapishane kantinlerinde yer bulmuyor. Dışarıdan gelen kargolar ise “erkek hapishanesinde kadın kıyafeti giyilemez” gibi basmakalıp gerekçelerle reddediliyor, Bu durum mahpusları en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakıyor.4
Hormon tedavisi ve cinsiyet uyum süreçleri
Transların dış dünyada sağlık hizmetlerine ve hormon ilaçlarına erişimi, giderek sistematikleşen idari engellerle daraltılıyor. Hormon Hakkım Kolektifi’nin güncel raporlamalarına göre; ilaç tedarikine kotalar getirilmesi, 21 yaş altına reçete yasağı ve e-reçete sisteminde F64 tanı kodunun algoritmik bir bariyerle fiilen engellenmesi bu kısıtlamaların en somut örnekleri. Dışarıdaki translar ve hak örgütleri bilgi edinme hakkı, CİMER başvuruları veya doğrudan bakanlığa dilekçe verme gibi yollarla bu ihlallere karşı bir hak arama mücadelesi yürütebiliyor. Ancak hapishanelerin yalıtılmış koşullarında bu idari engeller ve sağlık hakkı ihlalleri çok daha ağır, alternatifsiz ve yıkıcı bir boyutta yaşanıyor.
Dışarıda bile erişimi zorlaşan hormon tedavisi, mutlak tecrit altındaki trans mahpuslar için tamamen idari personelin inisiyatifine ve keyfiyetine terk ediliyor. Hapishanelerde hastane sevklerinde yaşanan bilinçli geciktirmeler, hormon ilaçlarının “estetik” bir ihtiyaç olduğu iddiasıyla devlet tarafından karşılanmaması ve tedavilerin doktor gözetimi olmaksızın aniden kesilmesi, mahpusların fiziksel ve ruhsal sağlığını doğrudan tehdit ediyor. Dışarıdaki bir hastanın aksine, hapishanedeki bir mahpusun doktorunu değiştirme veya başka bir kuruma başvurma hakkı bulunmadığı için, reçetesiz bırakılmanın bedeli içeride doğrudan bir bedensel ve psikolojik çöküşe dönüşüyor.
Daha da ötesi, mahkeme kararları bulunmasına rağmen Adalet ve Sağlık Bakanlıkları cinsiyet uyum operasyonlarını “yaşamsal aciliyeti olmadığı” gerekçesiyle tahliye sonrasına erteleyebiliyor. Bu idari bariyer, anayasal bir hak olan sağlık hakkının ve yargı kararlarının hapishane duvarları arasında fiilen gasp edilmesi anlamına geliyor.
İnsan onuru ve arama prosedürleri
Hapishanelerdeki güvenlik aramaları ve çıplak arama dayatmaları, LGBTİ+ mahpuslar açısından onur kırıcı muamele riskini her an canlı tutuyor. Mahpusların kendi cinsiyet kimliklerine uygun olmayan personel tarafından çıplak aramaya zorlanması ve bu süreçte maruz kaldıkları aşağılayıcı, alaycı yaklaşımlar, insan onurunu doğrudan hedef alan ağır hak ihlalidir.
Hak örgütleri, geçmişte gündeme getirilen “pembe hapishane” gibi önerilerin de güvenliği sağlamaktan ziyade ayrımcılığı kurumsallaştıracağı ve mahpusları tamamen damgalayacağı gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini hatırlatıyor.5 LGBTİ+ mahpusların güvenliğe, sağlığa ve insani yaşam koşullarına erişim sorunu, dışarıdaki eşitlik mücadelesinin hapishanedeki doğrudan uzantısıdır.
Hapishanelerdeki LGBTİ+ mahpusların yaşadığı sorunlar, yalıtılmış tekil örnekler değil, doğrudan hak temelli bir çerçevede ele alınması gereken yapısal bir problemdir. Uluslararası sözleşmeler ve insan hakları standartları doğrultusunda, mahpusların güvenliğini tecrit etmeden sağlayacak, sağlık ve kişisel ihtiyaçlarına ayrımcılık gözetmeksizin erişim sunacak yasal ve idari reformların hayata geçirilmesi ertelenemez bir zorunluluktur. Yabancı uyruklu LGBTİ+ mahpuslar ise dil engeli ve sosyal destekten yoksunluk nedeniyle bu izolasyonu daha da ağır yaşayabilmektedir.6
Özetle; veri gizliliği, idari engeller ve mekansal dışlanma, hapishanedeki LGBTİ+'ların yaşadığı çifte hak gaspını kamuoyunun uzağında tutmaya ve görünmez kılmaya devam ediyor. Ancak her şeye rağmen Onur Ayı sonlanırken hak mücadelesi sürüyor…
Dipnotlar
1- Selin Berghan, Türkiye'de Trans Kadın Mahpuslar, Pembe Hayat LGBTİ+ Dayanışma Derneği & Kaos GL, Ankara, 2017, s. 16.
2- Pembe Hayat & Kaos GL, a.g.e., s. 18.
3- Pembe Hayat & Kaos GL, a.g.e., s. 16.
4- Hilal Başak Demirbaş, “Türkiye’de LGBTİ Mahpus Olmak”, Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) / TCPS Kitaplığı, 2. Baskı, İstanbul, Haziran 2018, s. 44.
5- Pembe Hayat & Kaos GL, a.g.e., s. 23.
6- Hilal Başak Demirbaş, a.g.e., s. 126.
Gündem Hapishane, Metamorphosis Foundation ve TechSoup tarafından yürütülen, CIVICUS ortaklığında ve Küresel Güney’i kapsayan Dijital Demokrasi İnisiyatifi (DDI) kapsamında yer alan Bölgesel Destek Mekanizması (EECA) projesinin bir parçası olarak, Digital Spark hibe programı aracılığıyla desteklenmektedir.


